
Sözler Mecmuası
Bu podcast, Bediüzzaman Said Nursî’nin Risale-i Nur Külliyatı’nı anlamak ve hayata katmak amacıyla hazırlanıyor. Av. Ali Kurt her bölümde Risale-i Nur’daki önemli konulara odaklanarak iman, ahlak ve irfan yolculuğunda rehberlik eden dersler sunuyor. Program, farklı yaşlardan dinleyicileri bu düşünceleri keşfetmeye ve hayatlarına anlam katmaya davet ediyor.
Bölümler

(148) 32. Söz/13, Sh 290 | 1-3.Remiz | Gayra bakan meziyetler, fazîletler hakîkî değil, nisbîdirler
Vekîlin ikinci şık suâline Beş Remiz ile cevâbdır. Birinci Remiz Suâlde diyor ki: Bir şeyin zıddı olmazsa, o şeyin nasıl kemâli olabilir?Elcevab: Şu suâl sâhibi hakîkî kemâli bilmiyor. Yalnız nisbî bir kemâl zannediyor. Hâlbuki gayra bakan ve gayra nisbeten hâsıl olan meziyetler, fazîletler, tefevvuklar hakîkî değiller, nisbîdirler, zaîftirler. Eğer gayr nazardan sâkıt olsalar, onlar da sukūt eder

(147) 32. Söz/12, Sh 288 | 3.Maksad | 5 İşaret | Cenab-ı Hak hâlikıyet mertebelerinin en ahsenindedir
Üçüncü Maksad: Umûm ehl-i dalâletin vekîli ikinci suâline Hâşiyekarşı, kat‘î ve mukni‘ ve mülzim cevâbı aldıktan sonra, şöyle üçüncü bir suâl ediyor, diyor ki: Kur’ân’da اَحْسَنُ الْخَالِقٖینَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖینَ gibi kelimât, başka hâliklar, râhimler bulunduğunu iş‘âr eder. Hem diyorsunuz ki: Hâlik-ı Âlem’in nihâyetsiz kemâlâtı var. Bütün envâ‘-ı kemâlâtın en nihâyet mertebelerini câmi‘dir. Hâ

(146) 32. Söz/11, Sh 287 | Bir Sual | Kıyas-ı temsilî nedir? | 2.Sual | Lafz-ı kinaî nedir?
ÖNEMLİ DUYURU: Podcast yükleme panelinde yaşanan sürekli hatalar nedeniyle bu bölümde bir gecikme yaşanmıştır. Sorun şimdilik sadece ses formatında yükleme yapılarak aşılmıştır. Gecikme için kusura bakmayın, hakkınızı helal edin.Bir Suâl: Diyorsunuz ki, “Sen sözlerinde kıyâs-ı temsîlîçok isti‘mâl ediyorsun. Halbuki fenn-i mantıkça kıyâs-ı temsîlîyakînî ifade etmiyor. Mesâil-i yakîniyede burhân-ı m

(145) 32. Söz/10, Sh 284 | Hatime |Arabî bir tefekkür. Kabirde tohum hükmünde acbü’z-zeneb bâkî kalır
İkinci Maksad’ın Hâtimesi: Bir zaman ehadiyete dâir bir tefekkürde bulunduğum zaman, odamın yanındaki çınar ağacının meyvelerine baktım. Arabiyyü’l-ibâre bir silsile-i tefekkürkalbe geldi. Nasıl gelmiş ise, öyle Arabî olarak yazıp, sonra kısa bir meâlini söyleyeceğim. İşte:نَعَمْ فَالْاَثْمَارُ وَالْبُذُورُ مُعْجِزَاتُ الْحِكْمَةِ خَوَارِقُ الصَّنْعَةِ هَدَايَا الرَّحْمَةِ بَرَاه۪ينُ الْوَحْدَةِ ب

(144) 32. Söz/9, Sh 282 | Hiçbir iş ona ağır gelmez, hiçbir şey ondan gizlenemez, acz ona yanaşamaz
İkinci Temsîl: Kâinât bir şecere hükmünde olduğu için, her bir şecere, kâinâtın hakāikine misâl olabilir. İşte biz de şu odamızın önündeki muhteşem, muazzam çınar ağacını kâinâta bir misâl-i musaggar hükmünde tutup, kâinâttaki cilve-i ehadiyetiSayfa 283onun ile göstereceğiz. Şöyle ki: Şu ağacın lâakal on bin meyvesi var. Her bir meyvesinin lâakal yüzer kanatlı çekirdeği var. Bütün on bin meyve ve

(143) 32. Söz/8, Sh 281 | 2.Maksat | Allah birdir, her şeyin Hâlik’ı odur ve dizgini onun elindedir
İkinci Maksad: Ehl-i şirkin vekili meslek-i şirki hiçbir cihette isbat edemediğinden ve onun isbatından me’yûs kaldığından, ehl-i tevhîdin mesleğini teşkîkâtıyla ve şübheleriyle tahrîb etmeye çalışmak istediğinden, şöyle ikinci bir suâl ediyor, diyor ki: “Ey ehl-i tevhîd! Siz diyorsunuz ki, قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ٭ اَللّٰهُ الصَّمَدُ ‘Hâlik-ı Âlem birdir, Ehad’ dir, Samed’ dir. Hem her şeyin Hâl

(142) 32. Söz/7, Sh 279 | Şu dünyada sebepler zahiri birer perdedir, hakîkî te’sir-i icadları yoktur
Madem her bir zerrenin hareketi ve vazîfe görmesi, onun kanunuyla, izniyle, emriyledir. Elbette teşahhusât-ı vechiyeve herkesin yüzünde herkesten onu temyîz edecek birer alâmet-i fârika bulunması ve sîmâlar gibi seslerde, dillerde ayrı ayrı farklar bulunması, bilbedâhe onun ilim ve hikmetiyledir. İşte şu silsileye mebde’ ve müntehâyı zikrederek işaret eden şu âyete bak. وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ الس

(141) 32. Söz/6, Sh 277 | 2.Mevkıf, 1.Maksat | Kadîr-i Zülcelal'in icraatına başka eller karışamaz
Bak, kitâb-ı kâinâtın safha-i rengînine,Hâme-i zerrîn-i kudret, gör, ne tasvîr eylemiş.Kalmamış bir nokta muzlim, çeşm-i dil erbâbına,Sanki âyâtını Hudâ, nûr ile tahrîr eylemiş.Bak, ne mu‘ciz-i hikmet, iz‘ân-rubâ-yı kâinât,Bak, ne âlî bir temâşâdır, fezâ-yı kâinât.Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şîrînine,Nâme-i nûrunu hikmet, bak ne takrîr eylemiş.Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler: “B

(140) 32. Söz/5, Sh 274 | Çiçekli bir ağacın lisan-ı haline dair Arabî bir fıkra ve 1.Mevkıf’ın zeyli
Arabî fıkranın tercümesi: Yani güya çiçek açmış her bir ağaç, güzel yazılmış manzûm bir kasîdedir ki, o kasîde Fâtır-ı Zülcelâl’in medâih-i bâhiresini inşâdedip, şâirâne lisân-ı hâl ile söylüyor. Veyahud o çiçek açmış her bir ağaç, yüz binler bakar ve baktırır gözlerini açmış, tâ Sâni‘-i Zülcelâl’in neşir ve teşhîr olunan acâib-i san‘atını bir iki gözle değil, belki binler gözlerle baksın. Tâ ehl-

(139) 32. Söz/4, Sh 271 | Şerîklerin vekilini küre-i arzın, güneşin ve yıldızların tard etmesi
Sonra o müddeî gider, “Belki küre-i arzı kandırıp orada bir yer bulurum” der. Küre-i arza, (Hâşiye-2) yine esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla der ki: “Böyle serseri gezdiğinden, sâhibsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise, sen benim olabilirsin.” O vakit küre-i arz, hak nâmına ve hakîkat dili ile, gök gürültüsü gibi bir sadâ ile ona der ki: “Halt etme! Ben nasıl serseri, sâhibsiz olabilirim? Benim elb

(138) 32. Söz/3, Sh 269 | İnsan bedeni, insan nev'i ve zemin yüzünün şerîklerin vekilini tard etmesi
Sonra o müddeî onda da me’yûs oldu. Bir insanın bedenine rast gelir. Yine kör tabiat ve serseri felsefe lisânı ile, tabîiyyûnun dedikleri gibi der ki: “Sen benimsin? Seni yapan benim. Veya sende hissem var.” Cevâben o beden-i insanî, hakîkat ve hikmet diliyle ve intizâmının lisân-ı hâliyle der ki: “Eğer bütün emsâlim ve yüzümüzdeki sikke-i kudret ve turra-i fıtratbir olan bütün insanların bedenler

(137) 32. Söz/2, Sh 267 | Zerre'den me’yûs olan şerîklerin vekilini alyuvar ve hücre'nin tard etmesi
İşte şerîklerin vekili zerreden me’yûs olunca, “Küreyvât-ı hamrâdan iş bulacağım” diye, kandaki bir küreyvât-ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisânıyla der ki: “Ben sana rabb ve mâlikim.” O küreyvât-ı hamrâ, yani yuvarlak, kırmızı mevcûd, ona hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye dili ile der: “Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve me’muriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan k

(136) 32. Söz/1, Sh 266 | 1.Mevkıf | Mevcûdât-ı âlemin vahdâniyete elli beş lisânla şehâdet etmesi
Şu söz “Üç Mevkıf” dır.Yirmi İkinci Söz’ün Sekizinci Lem‘asını îzâh eden bir zeyildir. Mevcûdât-ı âlem, vahdâniyete şehâdet ettikleri elli beş lisândan –ki Katre Risâlesi’nde onlara işaret edilmiş-birinci lisânına bir tefsîrdir. لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin pek çok hakāikinden, temsîl libâsı giydirilmiş bir hakîkattir.(Birinci Mevkıf)بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ

(135) 31. Söz/12, Sh 262 | Dördüncü Esas | Mi‘râc’ın semerâtı ve fâidesi nedir? Beşini zikredeceğiz.
Dördüncü Esas: Mi‘râc’ın semerâtı ve fâidesi nedir? Elcevab: Şu şecere-i tûbâ-yı ma‘neviye olan Mi‘râc’ın beş yüzden fazla meyvelerinden, numûne olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz.Birinci Meyve: Erkân-ı îmâniyenin hakāikini göz ile görüp, melâikeyi, cenneti, âhireti, hatta Zât-ı Zülcelâl’i göz ile müşâhede etmek, kâinâta ve beşere öyle bir hazine ve bir nûr-u ezelî ve ebedî hediye getirmiştir

(134) 31. Söz/11, Sh 259 | Sual? Kâinâtın Efendimiz asm'ın nûrundan yaratılmış olması ne demektir?
İkinci Müşkil: Ey makam-ı istimâ‘daki insan! Şu ikinci işkâl ettiğin hakîkat o kadar derindir, o kadar yüksektir ki, akıl ona ne ulaşır, ne de yanaşır. İllânûr-u îmân ile görünür. Fakat bazı temsîlât ile o hakîkatin vücûdu, fehme takrîb edilir. Öyle ise, bir nebze takrîbe çalışacağız.Sayfa 260İşte şu kâinâta nazar-ı hikmetle bakıldığı vakit, azîm bir şecere ma‘nâsında görünür. Ve şecerenin nasıl d

(133) 31. Söz/10, Sh 257 | Şu Mi‘râc-ı Azîm niçin Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a hastır?
Şimdi makam-ı istimâ‘da olan mülhide bakıp kalbini dinleyeceğiz. Ne hâle girdiğini göreceğiz. İşte, hatıra geliyor ki, onun kalbi diyor: “Ben inanmaya başladım. Fakat iyi anlayamıyorum. Üç mühim müşkilim daha var.Birincisi: Şu Mi‘râc-ı Azîm ne için Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur?İkincisi: O zât, nasıl şu kâinâtın çekirdeğidir? Dersiniz: ‘Kâinât onun nûrundan halk olunmuş. Hem

(132) 31. Söz/9, Sh 254 | Mi'racın hikmet-i âliyesine bakmak ve tarassud etmek üzere iki temsîl
Şimdi şu hikmet-i âliyeye bakmak için “iki temsîl” dürbünüyle tarassud edeceğiz.Birinci temsîl: On Birinci Söz’ün hikâye-i temsîliyesinde tafsîlen beyân edildiği gibi; nasıl ki bir Sultân-ı Zîşân’ın, pek çok hazineleri ve o hazinelerde pek çok cevâhirlerin envâı bulunsa, hem sanâyi‘-i garîbede çok mahâreti olsa ve hesabsız fünûn-u acîbeye ma‘rifeti, ihâtası bulunsa, nihâyetsiz ulûm-u bedîaya ilim

(131) 31. Söz/8, Sh 254 | Üçüncü Esas | Hikmet-i Mi‘râc nedir? Efendimiz asm'ı taltîf ve tavzîftir
Üçüncü Esas: Hikmet-i Mi‘râc nedir? Elcevab: Mi‘râc’ın hikmeti o kadar yüksektir ki, fikr-i beşer ulaşamıyor. O kadar derindir ki, ona yetişemiyor. O kadar incedir ve latîftir ki, akıl kendi başıyla göremiyor. Fakat bazı işaretlerle, hakîkatleri bilinmezse de, vücûdları bildirilebilir. Şöyle ki: Şu kâinâtın Hâlik’ı, şu kesret tabakātında nûr-u vahdetini ve tecellî-i ehadiyetini göstermek için, kes

(130) 31. Söz/7, Sh 252 | Sual? Birkaç dakikada binler sene mesâfeyi kat‘ etmek aklen muhâldir.
Yine hatıra gelir ki, dersin: “Birkaç dakikada binler sene mesâfeyi kat‘ etmek aklen muhâldir.” Biz de deriz ki: Sâni‘-i Zülcelâl’in san‘atında harekât nihâyet derecede muhteliftir. Meselâ, savtın sür‘atiyle ziyâ, elektrik, ruh, hayâl sür‘atlerine kadar mütefâvit olduğu ma‘lûm. Seyyârâtın dahi fennen harekâtı o kadar muhteliftir ki, akıl hayrettedir. Acaba latîf cismi, urûcda sür‘atli olan ulvî ru

(129) 31. Söz/6, Sh 250 | Sual? Semâvâtta birinin gezmesine, meleklerle görüşmesine nasıl inanayım?
Yine hatıra gelir ki, sen kalbinden dersin: “Ben semâvâtı inkâr ediyorum. Melâikelere inanmıyorum. Semâvâtta birinin gezmesine, melâikelerle görüşmesine nasıl inanayım?” Evet, senin gibi aklı gözüne inmiş ve gözüne perde çekilmiş adamlara söz anlatmak ve bir şey göstermek, elbette müşkildir. Fakat hak o kadar parlaktır ki, körler de görebildiği için biz de deriz ki: Fezâ-yı ulvî, bil’ittifâk esîr

(128) 31. Söz/5, Sh 248 | Makam-ı istimâ‘da olan mülhide deriz: Ma‘nîdâr bir kitap kâtipsiz olamaz!
Şimdi makam-ı istimâ‘da olan mülhide bakıyoruz. Hatıra geliyor ki, o mülhid kalbinden der: “Ben Allah’ı tanımıyorum. Peygamberi bilmiyorum. Nasıl Mi‘râc’a inanacağım?” Biz de deriz ki: Madem şu kâinât ve mevcûdât var ve içinde ef‘âl ve îcâd var. Hem madem muntazam bir fiil, fâilsiz olmaz. Ma‘nîdâr bir kitap kâtibsiz olmaz. San‘atlı bir nakış nakkāşsız olmaz. Elbette şu kâinâtı dolduran ef‘âl-i hak

(127) 31. Söz/4, Sh 246 | 2.Temsil |Ta Kāb-ı Kavseyn’e kadar gitmesi ve Zât-ı Zülcemâl ile görüşmesi
İkinci Temsîl: Nasıl ki bir sultanın ünvanlarından olan kumandan-ı a‘zam ünvanı, devâir-i askeriyenin serasker dâiresi gibi küllî ve geniş dâireden tut, tâ onbaşı dâiresi gibi cüz’î ve hususî her bir dâirede bir zuhûru, bir cilvesi vardır. Meselâ, bir nefer, o kumandanlık ünvan-ı a’zamının numûnesini onbaşı şahsında görür. Ona bakar. Ondan emir alır. O nefer onbaşı olduğunda, çavuş dâiresindeki ku

(126) 31. Söz/3, Sh 245 | 2. Esas | Hakîkat-i Mi‘râc Efendimizin merâtib-i kemâlâtta seyr ü sülûküdür
İkinci Esas: Hakîkat-i Mi‘râc nedir? Elcevab: Zât-ı Ahmediyenin (asm) merâtib-i kemâlâtta seyr ü sülûkünden ibârettir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın tertîb-i mahlûkātta tecellî ettirdiği ayrı ayrı isim ve ünvanlarla; ve saltanat-ı rubûbiyetinde teşkîl ettiği devâir-i tedbîr ve îcâdda ve o dâirelerde birer arş-ı rubûbiyetve birer merkez-i tasarrufa medâr olan bir semâ tabakasında gösterdiği âsâr-ı rubûbiyet

(125) 31. Söz/2, Sh 243 | 1. Esas | Mi‘râc’ın sırr-ı lüzûmu | Bâtını velâyet, zâhiri risâlettir
Birinci Esas: Mi‘râc’ın sırr-ı lüzûmu. Meselâ, deniliyor ki: “Cenâb-ı Hakk اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ dir. Her şeye, her şeyden daha yakındır. Cisimden, mekândan münezzehtir. Her veli, kalbi içinde onunla görüşebilir. Neden dolayı velâyet-i Ahmediye(asm) Mi‘râc gibi uzun bir seyahatin neticesinden sonra, her velinin kendi kalbinde muvaffak olduğu münâcâta muvaffak oluyor?Elcevab: Şu

(124) 31. Söz/1, Sh 241 | Mi‘râc-ı Nebevî (asm) erkân-ı îmâniyenin nûrlarından meded alan bir nûrdur
OTUZ BİRİNCİ SÖZMi‘râc-ı Nebevî (asm)İhtârMi‘râc mes’elesi, erkân-ı îmâniyenin usûlünden sonra terettüb eden bir neticedir. Ve erkân-ı îmâniyenin nûrlarından meded alan bir nûrdur. Erkân-ı îmâniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı, elbette bizzât isbat edilmez. Çünkü Allah’ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücûdunu inkâr eden adamlara Mi‘râc’dan bahse

(123) 30. Söz/15, Sh 237 | Zerre | Sual: Zerrâtın harekâtında şu hikmetin bulunması ne ile bilinir?
Sâniyen: Sâni‘-i Hakîm, anâsırı tahrîk edip tavzîf ederek, onlara bir ücret-i kemâl hükmünde ma‘deniyâtderecesine çıkarmasıyla ve ma‘deniyâta mahsûs tesbîhâtları onlara bildirmesiyle ve ma‘deniyâtı tahrîk ve tavzîf edip, nebâtât mertebe-i hayatiyesinin makamını vermesiyle ve nebâtâtı rızık ederek tahrîk ve tavzîf ile hayvanât mertebe-i letâfetini onlara ihsân etmesiyle ve hayvandaki zerrâtı tavzîf

(122) 30. Söz/14,Sh235 | Zerre | İkinci Nokta | Her zerrede Vâcibü’l-Vücûd’a iki şâhid-i sâdık vardır
İkinci Nokta: Her bir zerrede Vâcibü’l-Vücûd’un vücûduna ve vahdetine iki şâhid-i sâdık vardır. Evet, zerre acz ve cümûduyla beraber, şuûrkârâne büyük vazîfeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla Vâcibü’l-Vücûd’un vücûduna kat‘î şehâdet ettiği gibi; harekâtında nizâmât-ı umûmiyeye tevfîk-i hareket edip, her girdiği yerde ona mahsûs nizâmâtı mürâât etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiy

(121) 30. Söz/13, Sh 233 | Zerre | İkinci Mebhas | Zerrâtın harekâtındaki vazîfe ve hikmetlere işaret
İkinci Mebhas: Zerrâtın harekâtındaki vazîfelere, hikmetlere küçük bir işarettir. Evet, akılları gözlerine sukūt etmiş Maddiyyûnların hikmetsiz hikmetleri, abesiyet esasına istinâd eden felsefeleri, tesâdüfle bağlı olmayan tahavvülât-ı zerrâtı bütün düstûrlarına üssü’l-esâs tutup, masnûât-ı İlâhiyeye masdar göstermişler. Nihâyetsiz hikmetlerle müzeyyen masnûâtı, hikmetsiz, ma‘nâsız, karmakarışık b

(120) 30. Söz/12, Sh 231 | Zerre | Birinci Mebhas | Zerrenin hareket ve sükûnetinde iki nûr-u tevhîd
Birinci Nokta: İki Mebhas’tır. Birinci Mebhas: Her zerrede, hem hareketinde, hem sükûnetinde iki güneş gibi iki nûr-u tevhîd parlıyor. Çünkü Onuncu Söz’ün Birinci İşareti’nde icmâlen ve Yirmi İkinci Söz’de tafsîlen isbat edildiği gibi, her bir zerre,eğer me’mûr-u İlâhî olmazsa ve onun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse, o vakit her bir zerrenin nihâyetsiz

(119) 30. Söz/11, Sh 231 | Zerre | İmâm-ı Mübîn kader defteri ise, Kitâb-ı Mübîn kudret defteridir
Elhâsıl madem İmâm-ı Mübîn mâzî ve müstakbelin ve âlem-i gaybın etrafına dal budak salan şecere-i hilkatin bir programı, bir fihristesi hükmündedir. Şu ma‘nâdaki İmâm-ı Mübîn kader-i İlâhînin bir defteri, bir mecmûa-i desâtîridir. O desâtîrin imlâsıyla ve hükmüyle, zerrât, vücûd-u eşyâdaki hıdemâtına ve harekâtına sevk edilir. Ama “Kitâb-ı Mübîn” ise, âlem-i gaybdan ziyâde âlem-i şehâdete bakar. Y

(118) 30. Söz/10, Sh 230 | Zerre | Tahavvülât-ı zerrât kalem-i kudretin ihtizâzât ve cevelânıdır
Otuzuncu Söz’ün İkinci Maksadı Tahavvülât-ı zerrâta dâir.Şu âyetin hazinesinden bir zerreye işaret edecektir.بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِوَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَاْت۪ينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلٰي وَرَبّ۪ي لَتَاْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُعَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍŞ

(117) 30. Söz/9, Sh 227 | Ene | Kur'an'ın himmetiyle felasifeyi gark eden madde ayağımı da ıslatamadı
Geçen hakîkati tenvîr edecek bir seyâhat-i hayâliye sûretinde, nîm-manzûmolarak Lemeât’da yazdığım bir vâkıa-i misâliyenin meâlini şurada zikretmeye münâsebet geldi. Şöyle ki:Bu risâlenin te’lîfinden sekiz sene evvel, İstanbul’da Ramazân-ı Şerîf’de, meslek-i felsefe ile münâsebette bulunan Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb edeceği bir hengâmdadır ki, Fâtiha-i Şerîfe’nin âhirinde صِرَاطَ الَّذ۪ينَ ا

(116) 30. Söz/8, Sh 225 | Ene | Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr eder, bir tek zâtın îcâdıdır
Üçüncü Misâl: Nübüvvetin tevhîd-i İlâhî hakkındaki netâic-i âliyesinden ve düstûr-u gāliyesinden اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ yani, “Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir. Madem her şeyde ve bütün eşyâda bir birlik var. Demek bir tek zâtın îcâdıdır” diye olan tevhîdkârâne düstûru nerede? Eski felsefenin bir düstûr-u i‘tikādîsinden olan اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ عَنْه

(115) 30. Söz/7, Sh 224 | Ene | Diyânete itâat etmeyip yolunu şaşıran felsefe dizginini ene'ye verir
İşte diyânete itâat etmeyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki, ene kendi dizginini eline almış. Dalâletin her bir nev‘ine koşmuş. İşte şu vecihteki enenin başı üstünde, bir şecere-i zakkūm neşv ü nemâ bulup, âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış. İşte o şecerenin kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında beşerin enzârına verdiği meyveler ise, esnâmlar ve âlihelerdir. Çünkü felsefenin

(114) 30. Söz/6, Sh 223 | Ene | Ene hayra bakan cihettte kendini bir abd bilir, mâhiyeti harfiyedir
Şöyle ki: Enenin bir vechini nübüvvet tutmuş gidiyor. Diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.Nübüvvetin vechi olan birinci vecih: Ubûdiyet-i mahzanın menşeidir. Yani, ene kendini abd bilir. Başkasına hizmet eder, anlar. Mâhiyeti harfiyedir. Yani başkasının ma‘nâsını taşıyor, fehmeder. Vücûdu tebeîdir. Yani başka birisinin vücûduyla kāim ve îcâdıyla sâbittir, i‘tikād eder. Mâlikiyeti vehmiyedir. Yani

(113) 30. Söz/5, Sh 222 | Ene | Zaman-ı Âdemden şimdiye kadar iki azîm cereyân her tarafa kök salmış
İşte bak, âlem-i insaniyette zaman-ı Âdemden şimdiye kadar iki cereyân-ı azîm, iki silsile-i efkâr her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde, biri silsile-i nübüvvet ve diyânet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizâc ve ittihâd etmiş ise, yani silsile-i felsefe silsile-i diyânete dehâlet edip itâat ederek hiz

(112) 30. Söz/4, Sh 221 | Ene | Ene'nin mâhiyeti harfiyedir, rubûbiyeti hayâliyedir
Biri, hayra ve vücûda bakar. O yüz ile yalnız feyze kābildir. Vereni kabul eder. Kendi îcâd edemez. O yüzde fâil değil, îcâddan eliSayfa 221kısadır. Bir yüzü de, şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sâhibidir. Hem onun mâhiyeti harfiyedir. Başkasının ma‘nâsını gösterir. Rubûbiyeti hayâliyedir. Vücûdu o kadar zayıf ve incedir ki, bizzât kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklen

(111) 30. Söz/3, Sh 220 | Ene | Ene, ayna misâl, vâhid-i kıyâsî, âlet-i inkişâf ve ma‘nâ-yı harfî'dir
Suâl: Ne için Cenâb-ı Hakk’ın sıfât ve esmâsının ma‘rifeti enâniyete bağlıdır? Elcevab: Çünkü mutlak ve muhît bir şeyin hududu ve nihâyeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez. Ve üstüne bir sûret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez. Mâhiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ, zulmetsiz, dâimî bir ziyâ, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakîkî veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bi

(110) 30. Söz/2, Sh 220 | Ene | Cenâb-ı Hakk’ın sıfât ve esmâsının marifeti niçin enâniyete bağlıdır?
Eğer onun hakîkî mâhiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse, kendisi açıldığı gibi, kâinât dahi açılır. Şöyle ki: Sâni‘-i Hakîm, insanın eline emânet olarak, rubûbiyetinin sıfât ve şuûnâtının hakîkatlerini gösterecek, tanıttıracak işârât ve numûneleri câmi‘ bir ene vermiştir. Tâ ki, o ene bir vâhid-i kıyâsî olup, evsâf-ı rubûbiyetve şuûnât-ı ulûhiyetbilinsin. Fakat vâhid-i kıyâsî, bir mevcûd-u hakîkî olma

(109) 30. Söz/1, Sh 219 | Tılsım-ı kâinâtı keşfeden Kur’ân'ın mühim bir tılsımını açan Ene Risalesi
Tılsım-ı kâinâtı keşfeden, Kur’ân-ı Hakîm’in mühim bir tılsımını halledenOTUZUNCU SÖZEne ve Zerre’den ibâret bir elif, bir noktadır.Şu Söz’ün “İki Maksad” ı var. Birinci Maksad, enenin mâhiyet ve neticesinden; İkinci Maksad, zerrenin hareket ve vazîfesinden bahseder.Birinci Maksadبِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِاِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْ

(108) 29. Söz/19, Sh 215 | Tasdiknâme | 29.Söz'ü kerâmet derecesinde tasdik eden tevâfukāt-ı elifiye
TasdîknâmeBekā-yı rûh, melâike ve haşir gibi üç mes’ele-i mühimmeyi, hârika bir sûrette isbat eden Yirmi Dokuzuncu Söz risâlesinin hakkāniyetine bir sikke-i tasdîk sûretinde kerâmet derecesine çıkan hârika tevâfukāt-ı elifiyesi, te’lîften takrîben beş sene sonra hatt-ı hakîkîsine yakın bir müstensihin başta yazıldığı gibi, sür‘atle, bir tek gecede yazmasından, bütün sahîfelerde eliflerin adedi bir

(107) 29. Söz/18, Sh 211 | 3.Mesele | Cennet-cehennem şecere-i hilkatin ebede uzanan iki meyvesidir
Üçüncü Mes’ele: Ölecek âlemin dirilmesi mümkündür. Çünkü İkinci Esas’ta isbat edildiği gibi kudrette noksân yoktur. Muktezî ise gayet kuvvetlidir. Mes’ele ise mümkinâttandır. Mümkün bir mes’elenin gayet kuvvetli bir muktezîsi var ise, fâilin kudretinde noksâniyet yok ise, ona mümkün değil, belki vâki‘ sûretiyle bakılabilir. Remizli Bir Nükte: Şu kâinâta dikkat edilse görünüyor ki, içinde iki unsur

(106) 29. Söz/17, Sh 208 | 4.Esas | Şu âlem dahi büyük bir insandır, o da ölecek, sonra dirilecek
Dördüncü Esas: Nasıl kıyâmet ve haşre muktezî var ve haşri getirecek fâil dahi muktedirdir.Sayfa 209Elifler Adedi(16)Öyle de; şu dünyanın kıyâmet ve haşre kābiliyeti vardır. İşte, şu mahal kābildir olan müddeâmızda, dört mes’ele vardır. Birincisi: Şu âlem-i dünyânın imkân-ı mevtidir. İkincisi: O mevtin vukūudur. Üçüncüsü: O harâb olmuş, ölmüş dünyanın âhiret sûretinde ta‘mîr ve dirilmesinin imkânı

(105) 29. Söz/16, Sh 206 | 2.Mesele| Şeffafiyet, mukabele, muvâzene, intizâm, tecerrüd, itâat sırları
İkinci Mes’ele ki kudret, melekûtiyet-i eşyâya taalluk eder. Evet, kâinâtın ayna gibi iki yüzü var. Biri mülk ciheti ki, aynanın renkli yüzüne benzer. Diğeri melekûtiyet ciheti ki, aynanın parlak yüzüne benzer. Mülk ciheti ise, zıdların cevelângâhıdır. Güzel- çirkin, hayır-şer, küçük-büyük, ağır-kolay gibi emirlerin mahall-i vürûdudur. İşte şunun içindir ki, Sâni‘-i Zülcelâl, esbâb-ı zâhiriyeyi ta

(104) 29. Söz/15, Sh 204 | 3.Esas | Bütün haşr-i beşer bir tek nefsin ihyâsı gibi o kudrete kolaydır
Üçüncü Esas: Fâil, muktedirdir. Evet, nasıl haşrin muktezîsi, şübhesiz mevcûddur. Haşri yapacak zât da, nihâyet derecede muktedirdir. Onun kudretinde noksân yoktur. En büyük ve en küçük şeyler ona nisbeten birdirler. Bir baharı halk etmek, bir çiçek kadar kolaydır. Evet, bir Kadîr ki, şu âlem bütün güneşleri, yıldızları, avâlimi, zerrâtı, cevâhiri nihâyetsiz lisânlarla onun azametine ve kudretine

(103) 29. Söz/14 Sh 201 | 10.Medar | Kur’ân-ı Kerîm haşr-i cismânîyi ihbârât-ı kat‘iye ile isbat eder
Dokuzuncu Medâr: Sâdık, masdûk, musaddak olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbârıdır. Evet, o Zât’ın (asm) sözleri, saadet-i ebediyenin kapılarını açmıştır. Ve onun kelâmları, saadet-i ebediyeye karşı birer penceredir. Zaten bütün enbiyânın (as) icmâını ve bütün evliyânın tevâtürünü elinde tutmuş bütün kuvveti ile bütün da‘vâları tevhîd-i İlâhîden sonra şu haşir ve saadet noktasında

(102) 29. Söz/13, Sh 199 | 5.Medar | İsti’dâd, kabiliyet, meyil, emel, efkâr ve tasavvurât-ı insaniye
Beşinci Medâr: Beşerin cevher-i rûhunda derc edilmiş gayr-i mahdûdisti‘dâdât; ve o isti‘dâdâtda mündemic olan gayr-i mahsûr kābiliyetler; ve o kābiliyetlerden neş’et eden hadsiz meyiller; ve o hadsiz meyillerden hâsıl olan nihâyetsiz emeller; ve o nihâyetsiz emellerden tevellüd eden gayr-i mütenâhî efkâr ve tasavvurât-ı insaniye, şu âlem-i şehâdetin arkasında bulunan saadet-i ebediyeye elini uzatm

(101) 29. Söz/12, Sh 197 | 2.Esas | Saadet-i ebediyeye muktezînin mevcûd olduğunu gösteren on medâr
İkinci Esas: Saadet-i ebediyeye muktezî vardır. Ve o saadeti verecek Fâil-i Zülcelâl de muktedirdir. Hem harâb-ı âlem, mevt-i dünyâ mümkündür. Hem vâki‘ olacaktır. Yeniden ihyâ-yı âlem ve haşir mümkündür. Hem vâki‘ olacaktır. İşte bu altı mes’eleyi birer birer, aklı iknâ‘ edecek muhtasar bir tarzda beyân edeceğiz. Zaten Onuncu Söz’de, kalbi îmân-ı kâmil derecesine çıkaracak derecede burhânlar zikr

(100) 29. Söz/11, Sh 195 | İkinci Menba‘ | Âfâkîdir. Ervah ile mükerrer müşâhedât ve münâsebât vardır
İkinci Menba‘: Âfâkîdir. Yani mükerrer müşâhedât ve müteaddid vâkıât ve kerrât ile münâsebâttan neş’et eden bir nevi‘ hükm-ü tecerrübîdir. Evet, tek bir ruhun ba‘delmemât bekāsı anlaşılsa, şu ruh nev‘inin külliyetle bekāsını istilzâm eder. Zîrâ fenn-i mantıkça kat‘îdir ki, zâtî bir hâssa bir tek ferdde görünse, bütün efradda dahi, o hâssanın vücûduna hükümedilir. Çünkü zâtîdir. Zâtî olsa her ferdd

(99) 29. Söz/10, Sh 194 | 1.Esas | Mukaddime | Ebedî bir cemâl aynadâr müştâkının ebediyetini ister
Mukaddime: Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakîkati’nde isbat edildiği gibi; ebedî, sermedî, misilsiz bir cemâl, elbette aynadâr müştâkının ebediyetini ve bekāsını ister. Hem kusursuz ebedî bir kemâl-i san‘at, mütefekkir dellâlının devamını taleb eder. Hem nihâyetsiz bir rahmet ve ihsân, muhtaç müteşekkirlerinin devâm-ı tena‘umlarını iktizâ eder. İşte o aynadâr müştâk, o dellâl mütefekkir, o muhtaç müteşek

(98) 29. Söz/9, Sh 193 | 2.Maksad | Kıyâmet, mevt-i dünya ve âhiret hakkında 1 mukaddime ve 4 esastır
İkinci Maksad: Kıyâmet ve mevt-i dünyâ ve hayat-ı âhiret hakkındadır. Şu maksadın “dört esası” ve bir “mukaddime-i temsîliyesi” vardır. Mukaddime: Nasıl ki, bir saray veya bir şehir hakkında biri da‘vâ etse, “Şu saray veya şehir, tahrîb edilip yeniden muhkem bir sûrette bina ve ta‘mîr edilecektir.” Elbette onun da‘vâsına karşı altı suâl terettüb eder. Birincisi: Ne için tahrîb edilecek? Sebeb ve m

(97) 29. Söz/8, Sh 188 | 3.Esas | İnsanların melâikelerle muhaveresinde ve müşahedesinde icma vardır
Üçüncü Esas: Mes’ele-i melâike ve rûhâniyât, o mesâildendir ki, tek bir cüz’ün vücûduyla bir küllün tahakkuku bilinir. Bir tek şahsın rü’yetiyle umum nev‘in vücûdu ma‘lûm olur. Çünkü kim inkâr ederse, külliyen inkâr eder. Bir tekini kabul eden, o nev‘in umumunu kabul etmeye mecbûrdur. Madem öyledir. İşte bak, görmüyor musun veişitmiyor musun ki, bütün ehl-i edyân, bütün asırlarda, zaman-ı Âdemden

(96) 29. Söz /7, Sh 187|Kudret-i ezeliye nûr-u hayatı her şeyde serpiyor, şuûr ziyâsıyla yaldızlıyor
İkinci Esas: Melâikenin vücûduna ve rûhânîlerin sübûtuna ve hakîkatlerinin vücûduna bir icmâ‘-ı ma‘nevî ile, ta‘bîrde ihtilâflarıyla beraber, bütün ehl-i akıl ve ehl-i nakil bilerek bilmeyerek ittifâk etmişler, denilebilir. Hatta maddiyâtta çok ileri giden hukemâ-yı işrâkıyyûn, meşâiyyûn kısmı, melâikenin ma‘nâsını inkâr etmeyerek, “Her bir nev‘in bir mâhiyet-i mücerrede-i ruhâniyeleri vardır” der

(95) 29. Söz/6, Sh 184 | Kadîr-i Hakîm seyyâlât-ı latîfe maddeleri hayatsız, câmid, şuûrsuz bırakmaz
Elhâsıl: Denilebilir ki, hayat olmazsa, vücûd vücûd değildir. Ademden farkı olmaz. Hayat ruhun ziyâsıdır, şuûr hayatın nûrudur. Mademki hayat ve şuûr bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşâhede bir intizâm-ı kâmil-i ekmelvardır. Ve şu kâinâtta bir itkān-ı muhkem, bir insicâm-ı ahkemgörünüyor. Madem şu bîçâre, perişan küremiz, sergerdân zeminimiz, bu kadar had ve hesaba gelmez zevil-

(94) 29. Söz/5, Sh 183 | Denilebilir ki, hayat olmazsa, vücûd vücûd değildir. Ademden farkı olmaz.
ak, hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa, yetîmdir, garibdir, yalnızdır. Münâsebeti, yalnız oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka, kâinâtta ne varsa, o dağa nisbeten ma‘dûmdur. Çünkü ne hayatı var ki, hayat ile alâkadâr olsun. Ne şuûru var ki, taalluk etsin. Şimdi bak, küçücük bir cisme, meselâ balarısına. Hayat ona girdiği anda bütün kâinâtla öyle münâsebet te’sîs eder

(93) 29. Söz/4,Sh 182 | 1. Maksad | Melâike îmânın bir rüknüdür |1. Esas| Vücûdun kemâli hayat iledir
Birinci Maksad: Melâikenin tasdîki îmânın bir rüknüdür. Şu maksadda dört nükte-i esâsiyevardır. Birinci Esas: Vücûdun kemâli hayat iledir, belki vücûdun hakîkî vücûdu, hayat iledir. Hayat, vücûdun nûrudur. Şuûr, hayatın ziyâsıdır. Hayat, her şeyin başıdır ve esasıdır. Hayat her şeyi, her bir zîhayatSayfa 183Elifler Adedi(16)olan şeye mal eder. Bir şeyi, bütün eşyâya mâlik hükmüne geçirir. Hayat il

(92) 29. Söz/3,Sh 182 | Melâike ve rûhâniyât kâinâtın herbir cihetinde bir ubûdiyetle muvazzaftırlar
Madem bu nihâyetsiz tezyînât, nihâyetsiz bir vazîfe-i tefekkür ve ubûdiyet ister. Halbuki ins ve cin, şu nihâyetsiz vazîfeye, şu hikmetli nezârete, şu vüs‘atli ubûdiyete karşı milyondan ancak birisini yapabilir. Demek bu nihâyetsiz ve çok mütenevvi‘ olan şu vezâif ve ibâdete, nihâyetsiz melâike envâ‘ları, rûhâniyât ecnâsları lâzımdır ki, şu mescid-i kebîr-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin.

(91) 29. Söz/2, Sh 181 | Mukaddime | Melâike ve rûhâniyât, insan ve hayvanların vücûdu kadar kat‘îdir
YİRMİ DOKUZUNCU SÖZاَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ ٭ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِتَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ ٭ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَب۪ي ٭Şu makam, iki “Maksad-ı Esâs” ile, bir “Mukaddime” den ibârettir. Mukaddime: Melâike ve rûhâniyâtın vücûdu, insan ve hayvanların vücûdu kadar kat‘îdir, denilebilir. Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci B

(90) 29. Söz/1, Sh 179 | Beka-yı ruh, melâike ve haşre dâir olan 29.Söz'de Elifler'in latif tevâfuku
Risâle-i Nûr mîzânlarından ve îmân âhiret burhânlarındanYİRMİ DOKUZUNCU SÖZBekā-yı Rûh ve Melâike ve Haşr’e dâirdir.Saîdü’n-Nûrsî BedîüzzamanBu risâlenin şirin ve latîf bir diğer tevâfuku da şudur ki, bu sözün bir kerâmet-i zâhiresi olan eliflerin tevâfukāt-ı acîbesi içinde, “Saîdü’n-Nûrsî” nin makam-ı ebcedîsi tam tamına tevâfuk ediyor. Çünkü, sahîfe başlarında gelen eliflerin mecmû‘-u adedi “beş

(89) 28. Söz/4, Sh 176 | Cennette binlerce köşk ve hûri ihsan edilmesine ne ihtiyaç var, ne demektir?
Sayfa 176Suâl: Ehâdîs-i şerîfede denilmiştir ki: “Bazı ehl-i cennete, dünya kadar bir yer veriliyor. Yüz binler kasır ve yüz binler hûri ihsân ediliyor. Bir tek adama bu kadar şeylerin, ne lüzûmu var? Ne ihtiyacı var? Nasıl olabilir? Ve ne demektir?”Elcevab: Eğer insan, yalnız câmid bir vücûd olsa idi veyahud yalnız mideden ibâret nebâtî bir mahlûk olsa idi veyahud yalnız mukayyed, ağır ve muvakka

(88) 28. Söz/3, Sh 175 | Yetmiş kat elbiseli huriler ve dünyadan gelen cennetlik kadınların güzelliği
Suâl: Ehâdîsde denilmiş: “Hûriler yetmiş hulleyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.” Bu ne demektir? Ne ma‘nâsı var? Nasıl güzelliktir?Elcevab: Ma‘nâsı pek güzeldir ve güzelliği pek şirindir. Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, câmid ve çoğu kışır olan dünyada hüsün ve cemâl, yalnız göze güzel görünüp, ülfete mâni‘ olmazsa, yeter.Halbuki güzel, hayatdâr, revnakdâr, bütün kışır

(87) 28. Söz/2, Sh 173 | Sevdiğimiz kişiler cennette farklı makamlarda iseler nasıl beraber olacağız?
Suâl: Cisim eğer hayatî olsa, eczâ-yı bedenî dâim terkîb ve tahlîldedir. İnkırâza mahkûmdur. Ebediyete mazhar olamaz. Ekilve şürb, bekā-yı şahsî ve muâmele-i zevciyeise, bekā-yı nev‘î içindir ki, şu âlemde birer esas olmuşlar. Âlem-i ebediyette ve âlem-i uhrevîde şunlara ihtiyaç yoktur. Neden cennetin en büyük lezâizi sırasına geçmişler?Elcevab: Evvelâ şu âlemde, cism-i zîhayatın inkırâza ve mevte

(86) 28. Söz/1, Sh 171 | Cennete dairdir | Kusurlu cismaniyetin ebediyet ve cennetle ne alakası var?
YİRMİ SEKİZİNCİ SÖZŞu söz cennete dâirdir. Şu Söz’ün iki makamı var. Birinci Makam, cennetin bazı letâifine işaret eder. Fakat Onuncu Söz’de on iki hakîkat-i kātıa ile gayet kat‘î bir surette ve bu Söz’ün İkinci Makam’ında, (Hâşiye) Onuncu Söz’ün hulâsası ve esası müteselsilgayet metîn arabîbir burhân-ı kat‘î ile, gayet parlak bir tarzda vücûdu isbat olunan cennetin isbât-ı vücûdundan bahis değil,

(85) 27. Söz⧸8, Sh 168 | Evliyanın büyükleri dahi Sahabenin küçüklerine müsâvât da‘vâsını kazanama
Suâl: Deniliyor ki: “Sahâbeler Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gördüler, sonra îmân ettiler. Biz ise görmeden îmân ettik. Öyle ise îmânımız daha kavîdir. Hem kuvvet-i îmânımıza delâlet eden rivâyet var?”
Elcevab: Sahâbeler, o zamanda efkâr-ı âmme-i âlemhakāik-i İslâmiyeye muârız ve muhâlif iken, Sahâbeler yalnız sûret-i insaniyede Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görüp, bazen mu‘ciz

(84) 27. Söz/7, Sh 167 | 3.Vecih | Sahabelere fazîlet-i a‘mâl ve sevâb-ı ef‘âl cihetinde yetişilmez
Üçüncü Vecih: Fazîlet-i a‘mâlve sevâb-ı ef‘âlve fazîlet-i uhreviye cihetinde Sahâbelere yetişilmez. Çünkü nasıl bir asker bazı şerâit dâhilinde, mühim ve mahûfbir mevki‘de, bir saat nöbette bir sene ibâdet kadar bir fazîlet kazanabilir. Ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor. Öyle de, Sahâbelerin te’sîs-i İslâmiyette ve

(83) 27. Söz/6, Sh 166 | 3.Sebep 2.Vecih| Sahabeler kurbiyet-i İlâhiye cihetinde akrebiyete mazhardır
İkinci Vecih: Sahâbelerin kurbiyet-i İlâhiye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez. Çünkü Cenâb-ı Hakk bize akrebdir ve her şeyden daha ziyâde yakındır. Biz ise ondan nihâyetsiz uzağız. Onun kurbiyetini kazanmak, iki sûretle olur. Birisi, akrebiyetin inkişâfıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar. Ve nübüvvet verâseti ve sohbeti cihetiyle Sahâbeler o sırra mazhardırlar.
Sayfa

(82) 27. Söz/5, Sh 164 | 2.Sebep | Sahabeler, kemâlât-ı insaniyenin en a‘lâ derecesindedirler
İkinci Sebeb: Yirmi Yedinci Söz’deki ictihâd bahsinde beyân ve isbat edildiği gibi; Sahâbeler, ekseriyet-i mutlaka i‘tibâriyle kemâlât-ı insaniyenin en a‘lâ derecesindedirler. Çünkü o zamanda, o inkılâb-ı azîm-i İslâmîde, hayır ve hak bütün güzelliğiyle, şer ve bâtıl bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık; ve kizb ve sıdk mâbeyninde öyle bir

(81) 27. Söz/4, Sh 162 | Zeyl | Sahabeler hakkındadır | Sahabelere, fazîlet-i külliyede yetişilemez
Yirmi Yedinci Söz’ün Zeyli
Sahâbeler hakkındadır.
Mevlânâ Câmî’nin dediği gibi derim:
يَا رَسُولَ اللّٰهْ چِه بَاشَدْ چُونْ سَكِ اَصْحَابِ كَهْفْ
دَاخِلِ جَنَّتْ شَوَمْ دَرْ زُمْرَۀِ اَصْحَابِ تُو
اُو رَوَدْ دَرْ جَنَّتْ مَنْ دَرْ جَهَنَّمْ كَيْ رَوَاسْتْ
اُو سَكِ اَصْحَابِ كَهْفْ مَنْ سَكِ اَصْحَابِ تُو
Sayfa 163
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
Sahâbeler hakkında
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّ

(80) 27. Söz/3, Sh 159 | 6.Mani, Hatime | Ahkâm-ı şer‘iyenin teferruât kısmı ahvâl-i beşeriyeye bakar
Altıncısı: Selef-i sâlihînin müctehidîn-i izâmı, asr-ı nûr ve asr-ı hakîkat olan asr-ı Sahâbeye yakın olduklarından, sâfî bir nûr alıp hâlis bir ictihâd edebilirler. Şu zamanın ehl-i ictihâdı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesâfede hakîkat kitabına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.
Eğer desen: “Sahâbeler de insandırlar. Hatadan, hilâftan hâlî olmazlar. Halbuki

(79) 27. Söz/2, Sh 156 | 4-5.Mani | Üç nokta şu zamanın ictihadını arziye yapar, semâvîlikten çıkarır
Dördüncüsü: Nasıl ki bir cisimde, neşv ü nemâ için tevessü‘ meyli bulunur. O meylü’t-tevessü‘ ise, çünkü dâhildendir, vücûd ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat eğer hâriçte tevsî‘ için bir meyil ise, o vücûdun cildini yırtmaktır. Tahrîb etmektir. Tevsî‘ değildir. Öyle de, İslâmiyet’in dâiresine selef-i sâlihîn gibi takvâ-yı kâmile kapısıyla vezarûriyât-ı dîniyenin imtisâli tarîkiyle dâhil olanla

(78) 27. Söz/1, Sh 154 | İctihad Risalesi | İctihâd kapısı açıktır. Şu zamanda girmeye 6 mâni vardır
YİRMİ YEDİNCİ SÖZ
İctihâd Risâlesi
Beş altı sene mukaddem, Arabî bir risâlede ictihâda dâir yazdığım bir mes’ele, iki kardeşimin arzularıyla o mes’eleye dâir haddinden tecâvüz edenin haddini bildirmek için şu söz, o mes’ele-i ictihâdiyeye dâir yazıldı.
Sayfa 155
YİRMİ YEDİNCİ SÖZ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَي الرَّسُولِ وَاِلٰٓي اُولِي الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِم

(77) 24. Söz/24, Sh 150 | Ubûdiyet mukaddeme-i mükâfât-ı lâhika değil, netice-i ni‘met-i sâbıkadır
İkinci Meyve: Ey nefis! Ubûdiyet, mukaddeme-i mükâfât-ı lâhika değil, belki netice-i ni‘met-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubûdiyetle muvazzafız. Çünkü ey nefis! Hayr-ı mahz olan vücûdu sana giydirenHâlik-ı Zülcelâl, sana iştihâlı bir mide verdiğinden, Rezzâk ismiyle bütün mat‘ûmâtı bir sofra-i ni‘met içinde senin önüne koymuştur. Sonra sana hassâsiyetli bir hayat

(76) 24. Söz/23, Sh 148 | 5.Dal | 1.Meyve | Muhabbet, şu kâinâtın bir sebeb-i vücûdu ve râbıtasıdır
Beşinci Dal: Beşinci Dal’ın “Beş Meyvesi” var. Birinci Meyve: Ey nefisperest nefsim! Ey dünyaperest arkadaşım! Muhabbet, şu kâinâtın bir sebeb-i vücûdudur. Hem şu kâinâtın râbıtasıdır. Hem şu kâinâtın nûrudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinâtın en câmi‘ bir meyvesi olduğu için, kâinâtı istîlâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte şöyle nihâyetsiz bir muhabbete lâ

(75) 24. Söz/22, Sh 146 | 4.Dal/3 | Şu kainatta nebâtât ve cemâdât ile insanın vazifeleri nelerdir?
Üçüncü kısım ameleleri, nebâtât ve cemâdâttır. Onların cüz’-i ihtiyârîleri olmadığı için, maaşları yoktur. Amelleri hâlisan livechillâhtır ve Cenâb-ı Hakk’ın irâdesiyle ve ismiyle ve hesabıyla ve havl ve kuvvetiyledir. Fakat nebâtâtın gidişatlarından hissolunuyor ki, onların vezâif-i telkîh ve tevlîdde ve meyvelerin terbiyesinde bir çeşit telezzüzâtları var. Fakat hiç teellümâta mazhar değiller.

(74) 24. Söz/21, Sh 144 | 4.Dal/2 | Hayvanâtın istihdamındaki beş gaye / Bülbül bahsine tetimme
Ve bu saray-ı kâinâtta ikinci kısım amele hayvanâttır. Hayvanât dahi, iştihâ sâhibi bir nefis ve bir cüz’-i ihtiyârîleri olduğundan, amelleri hâlisan livechillâh olmuyor. Bir derece nefislerine de bir hisse çıkarıyorlar. Onun için Mâlikü’l-Mülk-ü Zülcelâl-i ve’l-İkrâm, kerîm olduğundan, onların nefislerine bir hisse vermek için, amellerinin zımnında onlara bir maaş ihsân ediyor. Meselâ, meşhur (H

(73) 24. Söz/20, Sh 142 | 4.Dal/1 | Dört nevi' mahlukatın şu kâinât sarayında istihdâmındaki hikmet
Dördüncü Dal: اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَث۪يرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَث۪يرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ ٭ صَدَقَ اللّٰهُ الْعَظ۪يمُ ٭ (Hâşiye) Şu büyük ve geniş âyetin hazinesinden yalnız

(72) 24. Söz/19, Sh 140 | 3.Dal/6 | 11-12.Asıl | Hadislerde müteşabihat-müşkilat ve nazar-ı nübüvvet
On Birinci Asıl: Nasıl Kur’ân-ı Hakîm’in müteşâbihâtı var, te’vîle muhtaçtır veyahud mutlak teslîm istiyor. Ehâdîsin de, Kur’ân’ın müteşâbihâtı gibi müşkilâtı vardır. Bazen çok dikkatli tefsîre ve ta‘bîre muhtaçtır. Geçmiş misâller ile iktifâ edebilirsiniz. Evet, nasıl ki hüşyâr olan adam, yatmış olan adamın rüyasını ta‘bîr eder. Öyle de, bazen uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanları

(71) 24. Söz/18, Sh136 | 3.Dal/5 | 9-10.Asıl | Amellerin faziletine dair rivayetlerde mübalağa yoktur
Dokuzuncu Asıl: Mesâil-i îmâniyeden bir kısmın netâici, şu mukayyed ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar. Amellerin fazîlet ve sevabına dâir ehâdîs-i şerîfenin bir kısmı, terğîb ve terhîbe münâsib bir te’sîr vermek için belâgatli bir üslûbda geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübâlağalı zannetmişler. Halbuki bütün onlar, ayn-ı hak ve mahz-ı hakîkat ol

(70) 24. Söz/17, Sh 133 | 3.Dal/4 | 8.Asıl | Ahirzamanda gelecek Mehdî-Süfyân, Ye'cüc-Me'cuc meselesi
Sekizinci Asıl: Cenâb-ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve meydân-ı imtihânda, çok mühim şeyleri kesretli eşyâ içinde saklıyor. O saklamakla, çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır. Meselâ, Leyle-i Kadr’i umum ramazanda, saat-i icâbe-i duâyı cum‘a gününde, makbûl velisini insanlar içinde, eceli ömür içinde ve kıyâmetin vaktini ömr-ü dünyâ içinde saklamış. Zîrâ ecel-i insan muayyen olsa, yarı öm

(69) 24. Söz/16, Sh 132 | 3.Dal/3 | 6-7.Asıl | Hadislerde nakledilen kıssa ve müteşabihatın hikmeti
Altıncı Asıl: Beynennâs iştihâr bulmuş bazı hikâyeler bulunuyor ki, durûb-u emsâl hükmüne geçer. Hakîkî ma‘nâsına bakılmaz. Ne maksad için sevk edilir, ona bakılır. İşte bu nev‘den beynennâs teârüf etmiş bazı kıssa ve hikâyâtı, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir maksad-ı irşâdî için temsîl ve kinâye nev‘inden zikredivermiş. Şu nevi‘ mes’elelerin ma‘nâ-yı hakîkîsinde kusur varsa, örf ve âdât
Önerilen

Yatırımcı Sana Söylüyorum Girişimci Sen Anla

Kayıt Dışı İktisat

Turkish Podcast with Ebru (Intermediate Level) / Ebru ile Türkçe Podcast (Orta Seviye)

MyMecra Podcast

32.Gün Belgeselleri | Mehmet Ali Birand

Trendyol Talks

Sleep Story

Yapay Kütüphane

Gezgin'in Atölyesi

Sen uyurken 😴 İngilizce öğren 🇺🇸 1000 fiil ve sıfat

Taş Hırsızı

Miraç Enginlikli İbadet: Namaz